Pizza: Bir zamanların fakir
yemeği
Napolili fırıncılar 250 yıl
önce, ince hamurun üzerine birtakım malzemeler ekleyerek fakir
insanlar için basit bir yemek pişiriyorlardı. Bu yiyecek
soyluların da ilgisini çekince, geniş kitlelere yayıldı. İşte
Etrüsklerle başlayıp, bütün dünyaya yayılan pizzanın
öyküsü.
Çıtır çıtır, dumanı tüten, maydanoz kokulu,
üstündeki erimiş mozarella, domates ve zeytinyağıyla pırıl
pırıl yeşil-beyaz-kırmızı renklerde eşsiz bir lezzet.
Yeşil-kırmızı-beyaz. Yani İtalyan bayrağının renkleri...
Pizzaların kraliçesi ve aynı zamanda da kraliçelerin pizzası
"Margherita"dan söz ediyoruz. Bu pizza türüyle ilgili efsane,
bizi 1889 yılındaki Napoli'ye, "Pietro...e basta cosi"
(Peter
...ve Böyle Yeter) gibi tuhaf adı olan bir pizzacıya
götürüyor. Raffaele Esposito'nun işlettiği bu restoranda
gürültüden hiçbir şey duyulmuyor, ucuz şarap su gibi akıyor.
Küfürler, bağrışmalar... O dönemde pizza salonları işçiler,
gündelikçiler gibi sıradan Napolililerin gelip karnını
doyurduğu hızlı yemek servisi yapan yerler olarak bilinirdi.
Fakirlerden zenginlere... Birkaç yüz metre
ilerideki Palazzo di Capodimente'de, aynı gün bir başka insan
grubu biraraya gelmişti. Ancak iki topluluk arasındaki
zıtlıklar bundan daha fazla olamazdı. İtalya'nın genç kralı l.
Umberto'nun sarayıydı burası. Normal koşullarda Torino'da
yaşıyordu. Ancak Pantkot Yortusu'nda Kraliçe Margarete ile
birlikte Napoli'deki sarayına gelmişti. Burada nefis Fransız
yemekleri, egzotik meyveler ve çok değerli şaraplar süslüyordu
masaları. Kraliçenin isteyebileceği her tür yemek için özel
aşçılar tutulmuştu. Ancak ne yazık ki, sadece bu Pantkot
Yortusu'nda isteyeceği yiyeceği pişirebilecek bir aşçı yoktu
aralarında. Kraliçe pizza yemek istiyordu, üstelik de hemen.
Kraliçe ve pizza? Bu, bir arada düşünülebilecek en son iki
şeydi.
Sarayda hizmet veren yerlilerden biri pizzayla
karnını doyururken, kraliçenin ağzı sulanmış olmalıydı,
Kraliçenin isteği aynı zamanda bir emir olduğu için ağız
görevlileri (Uffico di Bocca) adı verilen tadımcılar hemen
harekete geçtiler. Napoli'ye özgü bir yiyecek olduğu için de,
kentin en iyi pizzacısının peşine düştüler. Böylelikle
Raffaele'ye ulaştılar. “Pietro”nun sahibi, ihtiyacı olan
birkaç alet ve malzemeyi yanına alarak sarayın yolunu tuttu.
Orada üç çeşil pizza pişirdi: Bir tanesini çiroza
benzer balıklarla, diğerini sadece zeytinyağı ve peynirle,
üçüncüsünü de domates, mozarella peyniri ve maydanozla
süsledi. Bu tat kraliçenin çok hoşuna gitti. Aynı akşam,
kraliçenin habercileri Raffaele'ye, kraliyet usta aşçısından
bir teşekkür mektubu ilettiler. Napoli sokaklarında
majestelerinin en çok mozarella ve maydanoz kullanılarak
hazırlanan pizzayı sevdiği anlatılmaya başladı. Söylentiye
göre kraliçe, Raffaele ile karşılaşmış ve bu pizza türünün
adını sormuş. Raffaele heyecandan hatırlayamamış ve
"Margherita majesteleri, sizin onurunuza ona bu adı verdim"
demiş. O günden sonra yemek mönüsünde bu pizzanın adı böyle
kullanılmış. Diğer pizzacılar da onu izlemiş ve aynı adla
bugüne kadar gelmiş.
Önce ekmek vardı
Pizzacı ve kraliçenin karşılaşması sadece bir anekdot,
ancak, kraliyet mutfağından gönderilen mektup gerçekti. Bu
mektup, Raffaele'nin bugün adı "Pizzeria Brandi" olarak
değiştirilen pizza dükkanının camında hala asılı. Ve duvardaki
bir panoda "Pizza Margherita yüz yıl önce burada doğdu"
yazıyor. Bu tam olarak doğru sayılmaz. Gerçekte pizzanın
sadece adı burada doğmuştu. Raffaele, pizzasını maydanoz ve
mozarella ile süsleyen ilk kişi değildi kuşkusuz. Bu üst
malzemeleri Napolililer daha önceden de tanıyorlardı. Buluşun
ilk kim tarafından ve ne zaman gerçekleştirildiği tarihteki
karanlık sayfalarda kayıp, incecik, pide şeklinde açılarak
pişirilmiş ekmeğin tarihi, unun bulunuşu kadar eski. Yani,
yaklaşık 15.000 yıl öncesine uzanıyor. Ancak belgelere
dayanarak söylemek gerekirse 5000 yıl boyunca biliniyordu.
Kılçıklarından ve kabuklarından ayıklanmış buğdayın taşlar
arasında öğütülmesiyle elde edilen un, suyla karıştırılıyor ve
düz kil taşlar üzerine yayılarak kömür ateşinde pişiriliyordu.
Ortaya, içinde hava kabarcıkları olmayan, mayasız, çıtır çıtır
bir ekmek çıkıyordu. M.Ö. 2500'lerde mayanın bulunmasıyla
birlikte ekmek göz göz kabararak pişmeye başladı.
Zengin ekmek kültürü Ancak gerçek pizzaya
ait en eski izler bizi İtalya'ya götürüyor. M.Ö. 700'lerde,
yani Napoli ve Roma'nın kurulduğu tarihlerde, İtalikler
tanrılara yuvarlak, ince hamurdan pideler sunuyorlardı.
Kaynaklarda, bu ekmekle birlikte katı yağdan da söz ediliyor.
Ancak, İtaliklerin o zamanlarda, bu yağı pideye sürerek mi,
yoksa ekmek ve yağı tanrılara ayrı ayrı mı sundukları tam
olarak bilinmiyor. Dini belgelerde bir de "mensa" dan söz
ediliyor. Normal yemek masalarındaki "mensa"nın ne anlama
geldiği bilinmiyor. Ama, Romalılar ve komşuları, mayasız
buğday hamurundan pişirilen ve üzerine tanrılara sunulacak
meyvelerle sebzelerin konduğu ince ekmek tabakasını böyle
adlandırmışlardı. Sonradan bu kelime "masa" anlamında
kullanılmaya başladı. Romalılar çok usta fırıncılara
sahiptiler. Bunlar mayalı, mayasız ve bazıları pizzayı andıran
en az 15 ekmek çeşidi pişirebiliyorlardı. Napoli
yakınlarındaki Pompei'de böyle ince, kömürleşmiş ekmeklere
rastlandı. Pizzaya benzeyen pide şeklindeki bir ekmek türüne
"panis artolaganim" adını vermişlerdi. Bu, mayalı hamurdan
yapılmış bir ekmekti.
İlk pizza Romalılar
ekmeklerine et suyu ve sos sürüyor; üstünü de peynir, sucuk,
sebze ve balıkla süslüyorlardı. Ama bu işlemi, altındaki
ekmeği pişirdikten sonra yaptıkları sanılıyor. Dolayısıyla bu
ekmekler pek pizza özelliği taşımıyorlardı. Romalılar
döneminde pizzanın pideden ayrılabilmesi için, katıkların,
hamur fırına sürülmeden önce yiyeceğe dahil edilmesi
gerekiyordu. Kaynaklara göre, hamurun üstüne domuz yağının
sürülmesiyle pişirilen "adipatus", pizzanın bir tür ilk
örneğini oluşturuyor. Yeniçağ pizzalarıyla Roma'daki ilk
pizza örnekleri arasında daha başka benzerlikler de vardı.
Bunlar da alt tabaka insanlara özgü yiyeceklerdi. Çünkü
Antikçağ'da yaşayan soyluların ünlü beslenme uzmanları,
pizzaya tek bir kelimeyle bile deginmemişlerdi.
Ortaçağ'da bu konuya ilişkin neredeyse hiçbir kaynak
yok. Çünkü Antikçağ kültürüyle birlikte büyük çaplı fırıncılar
da yok olmuştu. Ekmekler evlerde yapılmaya başladı. Bu besini
daha çeşitli ve besleyici kılabilmek için sardalye, sardunya,
mantar, soğan gibi yerli ve ucuz malzemelerle hazırlanan
pizzanın da buna dahil olup olmadığı bilinmiyor.
Başka kültürlerde pizza Mutfak kültürümüzde
önemli yere sahip pide ve lahmacun hakkında da fazla bilgiye
sahip değiliz. Tarihin hangi döneminde ve nasıl ortaya
çıktıklarını bilmiyoruz. Yine Çinliler de 13. yüzyılda pirinç
unundan yapılan ve baharatlarla tatlandırılan "ping-tse"
dedikleri düz, ince ekmekler yiyorlardı. Belki de pizzanın
atası, kadınlar ekmekleri pişirmeden önce küçük hamur
parçalarıyla fırının sıcaklığını kontrol ederlerken ortaya
çıkmıştı. Yine bu konuyla ilgili 14. yüzyıla ait bazı ipuçları
var. Mayalanmış, yumurta ve peynirle zenginleştirilmiş hamurun
üstüne, fırına verilmeden önce yumurta, peynir ve domuz
yağıyla hazırlanan yoğun bir sıvı sürülüyordu. Böylece pratik
anlamda pizza elde ediliyordu.
Ancak, daha sonraki
yüzyıllara ait hiçbir bilgiye rastlayamıyoruz. Ta ki 17.
yüzyıla kadar. Bu dönemde, Napoli sokaklarında ilk gerçek
pizza satılmaya başlamıştı. Sarımsak, domuz yağı ve tuzla ya
da rendelenmiş kaşar peyniri ve maydanozla, yine küçük balık
parçaları veya midye ve mozarella peyniriyle çeşitli türleri
pişiriliyordu. Günümüz pizzalarından tek eksikleri vardı:
Domates. Bu sebze, Kolomb'un Yeni Kıta'yı keşfinden önce,
sadece Güney Amerika'da yetişiyordu. O tarihten sonra da
Avrupa'ya çok yavaş yayıldı.
Moltena ve Francavilla
Prensliği'nin mutfak şefi Vincenzo Corrado'nun yazdığı ve 1773
yılmda basılan "II cuoco galante" (Kibar Aşçı) adlı kitabından
da anlaşıldığı üzere, bu yıllarda artık yemeklerde domates
kullanılmaya başlamıştı. Güney ülkelerindeki masal düşkünlüğü
nedeniyle, Napolililerin domatesi kendi efsane kahramanlarıyla
bütünleştirmelerine şaşmamak gerek. Efsaneye göre, domatesi
ilk yetiştiren kişi Vulkanos'un Vezüv sırtlarında yaşayan eşi
Venüs'tü. Gerçekten de, Napolililere göre dünyanın en iyi
domatesi olan yumurta şeklindeki San Martano domatesleri
burada yetişiyor.
Fakir Öğünü Üstü
malzemelerle süslenmiş ince pideler için "pizza" kelimesinin
kullanılması 1790'lara rastlıyor. Bu kelimenin, iyi kızarmış
ince pide anlamına gelen Latince'deki "picea"dan geldiği
sanılıyor.
Zamanla soylular da bu lezzeti keşfettiler.
Anekdotlara göre, bazı Napolili Bourbon kralları, özel
aşçılarına rağmen, kendilerine gizlice pizzacılar
tuluyorlardı. Hatta II. Ferdinando, saray da özel bir pizza
fırının yapılmasını istemişti. Yine de bu yiyecek sarayın
düzenli yemek mönüsüne girmeyi başaramadı, Napolililer, buna
Ferdinando'nun Avusturyalı annesi Mana Carolina'nın neden
olduğunu, eşinin ve oğlunun pizzayı bir saray yemeği yapma
çabalarına oldukça sert tepki koyduğunu belirtiyorlar. Çünkü
bu yiyecek, saraydaki törensel yemeklere uygun özellikler
taşımıyordu. Pizza için ne tabak ne de çatal kullanılıyor,
elle yeniyordu.
Bu nedenle, kısa öğle yemeği molasını
iş yerinde geçirmek zorunda olan fakir işçi ya da
gündelikçiler için daha uygundu. Pizza ikiye katlanabiliyor,
dışındaki hamuru elle tutulabilecek şekilde çabucak soğurken,
içindeki malzemeler sıcak kalabiliyordu. Ayrıca hamurun
kenarındaki yükseklik, yerken içindeki malzemenin dökülmesini
önlüyordu.
Bu yiyecek fırıncılar için de idealdi.
Müşterilerin oturması için özel bir salona gerek kalmıyordu.
Bir fırın ve hamur için biraz yer yeterliydi. Pişirilen
pizzalar, simit gibi sokak satıcıları tarafından satılıyordu.
Satıcılar ürünlerini bugünkü gibi karton kutularda
taşımıyorlar, yuvarlak metal tepsilere yerleştirip, kafalarına
koydukları sarık benzeri bez desteğin üstüne yerleştirerek
dolaşıyorlardı.
Çok yavaş yaygınlaştı Buna
karşın, öğle yemeklerinde eve gidebilen ve tabak, çatal
kullanma lüksüne sahip kişiler, yine İtalyanların çok sevdiği
diğer bir yemek olan makarna yiyebiliyorlardı. Makarna,
zeytinyağı kullanılmadığı için, pizzaya göre daha ucuza mal
olan, dolayısıyla yine fakirlerin tercih ettiği bir yemekti.
Ama Napolililer, makarna ve pizza arasında mutlaka bir tercih
yapmak zorundada kalmıyorlardı. Çünkü pizzacılar makarnalarda
kullandıkları o lezzetli sosları ince pidelerin üstüne de
sürmeyi akıl etmişlerdi. Böylelikle pizza katkıları arasına
domates de girdi. En sevileni sarımsak, kekikotu ve zeytinyağı
ile tatlandırılmış ve denizciler tarafından çok tercih
edildiği için Marinara olarak adlandırılmış olan "beyaz
pizza"lardan sonra, "kırmızı" pizzalar da bir seçenek
oluşturmaya başladı.
Ayrıca iyileştirilen çalışma
koşulları, çalışanlara öğle yemeğinde evlerine gitme olanağı
tanımıştı. Zor koşullarda çalışan işçiler de evde hazırlayıp
getirdikleri yemeği yiyorlardı. Mussolini döneminde de
insanlar sürekli restoranlara gidebilecek olanaklara sahip
değillerdi. Dolayısıyla, pizza restoranları sadece nostaljik
bir hava yaşamak isteyenler için ya da turistik amaçlarla
açılıyordu.
Belki çok şaşırtıcı ama, bu yiyeceğin
dünyanın her yerine yayılacak bütün kültürlere ulaşması İtalya
sayesinde olmadı. Başka kültürlerin kapısını çok başka bir
ülkede, ABD'de çaldı. Çoğunlukla güneyde yaşayanlardan oluşan
milyonlarca İtalyan, 19. yüzyılda yeni dünyaya göç etti.
Makarna ve pizza, onlara vatanlarını hatırlatan önemli bir
unsurdu. İlk pizzacı, 1895'te NewYork'ta açıldı. İlk
müşterileri de İtalo-Amerikalılardı. İtalyan işçiler için bu
çıtır çıtır pide, doyurucu bir öğündü. Bu yiyecek başka
kültürden iş arkadaşlarının da yoğun ilgisini çekti.
Her damak zevkine uygun Amerika'da
üretilmeye başlayan pizzalar, Napoli'dekilerle aynı tada sahip
değildi kuşkusuz. Maydanoz, Hudson Nehri kıyısındaki bu
metropolde zor bulunduğu için, onun yerine kekik kullanılmaya
başladı. Sarımsak da Anglosakson damak zevkinin kurbanı olup,
pizzanın malzeme listesinden çıkarıldı. Ancak yine de, sonraki
yıllarda Amerika'da ve Kanada'da çok yaygınlaşan "New York
tipi pizza", hala İtalyan özellikleri taşıyordu. Belirgin
değişimler, asıl 1943'ten sonra başladı. Pizzanın çok daha
batılı türleri çıktı ortaya. Parmak kalınlığında mayalı
hamurun kullanıldığı ve tavada pişirilen "Chicago tipi pizza"
üreten zincir restoranlar kurulmaya başladı. Artık
İtalyanların o özel yemeği çıtır çıtır olmaktan çıkmış,
yumuşacık olmuştu.
Bu arada pizza fakir yemeği olma
özelliğini de çoktan kaybetti. Ayrıca, bir zamanlar Kraliçe
Margarete'in ünlü yaptığı Raffaele'nin tasarımı, bugün aksine
onun her yerde hatırlanmasını sağlıyor. Adı dünyadaki bütün
mönülerde yer almasaydı, 19.yüzyılın İtalyan soylusunun adı bu
kadar anılmayacaktı.
Pizza'nın dünya çapında bir
yiyecek haline gelmesiyle çeşitlenen ürünler, daha sonra
anavatanı İtalya'ya dönerek orada da monülere girdi. Yeni
tasarımlar, ananas kullanılarak hazırlanan "Pizza Hawaii"den,
hardal ve sucuk kullanılarak yapılan efsanevi "Pizza Bavaria"ya kadar çeşitlilik gösteriyor. Pizza, çeşitli
kültürlerde aperitif bir ara öğünden, doyurucu ana öğüne kadar
farklı şekillerde değerlendiriliyor.
Onun bu
esnekliği, Napoli'nin pidesini batı dünyasının en sevilen
yiyeceği haline getirdi. Üstelik 1950'li yıllarda Amerika'da
ortaya çıkan derin dondurulmuş ürünler sayesinde, evlere de
rahatlıkla girdi. Pizzayı diğer fast-food türü yiyeceklerden
farklı kılan da belki bu özelliğiydi: Yaratıcılığa acıktı ve
farklı çeşitleriyle her damak zevkine hitap edebiliyordu.
Derin dondurucuyla gelen ilgi Derin
dondurucular, pizzayı artık evlere de taşıdı. Aksi takdirde
evde hazırlamak çok zor olurdu. Önce mayalı hamurun hazırlanıp
bir saat boyunca bekletilmesi gerekiyor. Bütün malzemeler tek
tek sağlanıp hiçbir ayrıntı atlanmasa dahi, ortaya çıkacak
lezzet konusunda emin olmak mümkün değil. Çünkü lezzetli bir
pizzanın gerçek sırrı, sıcaklığı 400 santigrat dereceye kadar
ulaşabilen mükemmel bir fırın. Bu nedenle derin dondurulmuş
pizzaların çoğu, tamamen ya da kısmen bir ön pişirme
işleminden geçiriliyor. Evlerdeki fırınların sıcaklığı
genellikle sadece 250 santigrat dereceye ulaşabiliyor. İlk
derin dondurulmuş pizza, 1957 yılında Celentano Kardeşler
tarafından Amerika Birleşik Devletleri'nde pazara sürüldü.
Turkish piza! Türk pizzası şeklinde de
anılan lahmacun, etli ekmek vs pidenin tarihçelerinin de hangi
devirlere ve hangi kültürlere uzandığını net olarak
bilmiyoruz. 1960'lardan sonra Güney ve Güneydoğu Anadolu'dan
tüm Türkiye'ye yayılan lahmacun, Arapça "lahm ü
macin"den (et
ve yoğrulmuş hamur) dilimize geçmiş. Mayasız hamurdan yapılan
ve üstüne baharatlı kıyma konarak fırında pişen bir pide
türü... Mayalı hamurdan yapılmıyor, çünkü kalınlaşıyor.
Maraşın kimi yörelerinde sacda pişirildiği de oluyor ama
lahmacun taş fırında daha lezzetli. Taş fırında yapılan
lahmacun kurumuyor, ama sadece iki gün dayanıyor. Tandırda da
olmuyor çünkü kıyması dökülüyor. Tabak büyüklüğündeki
lahmacunun yanı sıra, daha küçük çapta ve çerezlik sayılan
"fındık lahmacun" da büyük kentlerde aranan bir yiyecek haline
geldi.
Geleneksel Antep lahmacununun malzemeleri
mevsimlere göre değişiklik gösteriyor. Kış lahmacununda soğan,
et, ceviz içi, nar pekmezi, biber salçası, domates, karabiber,
kırmızı pul biber, baharat bulunuyor. Yeşil Antep biberi
bittiğinde, gelecek mahsule kadar onun yerini kıyılmış yeşil
taze sarımsak alıyor. Konya'ya Özgü etli ekmek, lahmacuna
benziyor. Lahmacuna göre daha büyük ve üstüne konulan
malzemesi ve kıyması daha bol.
Yine Türklere özgü
diğer bir hızlı yiyecek de pide. Daha çok Karadeniz ile
özdeşleşmiş durumda. Peynirli, kıymalı ya da kavurmalı, ayrıca
yumurtalı, üstü açık ya da kapalı çeşitleri pişiriliyor.
Hamuru, eksi mayalı pide hamuru gibi yoğruluyor. Hamur
ekmeğininkine oranla daha yumuşak. Dinlenmiş hamur parçalara
ayrılıyor, elle yuvarlak top haline getiriliyor, kasada bir
saat daha bekletiliyor, yuvarlak hamur önce elle
düzleştirilip, pide biçimi veriliyor. Ardından malzemesi
konuluyor. Daha sonra kürekle fırının önce ateş yanan taratma,
pidenin "yanakları" kabarınca da fırının serin kısmına (koltuk
kısmı) geçiriliyor. Pişirme işlemi 20 dakikada tamamlanıyor.
Pidenin üzerine tereyağı ve yumurta sürülüyor.
|