Türkiyenin tek Portal Noktası

Visual web Design

 

 Ana Sayfa Yap.    Sık Kullanılanlara ekle

  Pazartesi,12.05.2008

 ANA SAYFA | SPOR | OTOMOBİL | OYUN | KARİYER | İLETİŞİM | BİLGİSAYAR | DEPREM | DERGAH | TATİLCİLER

  

...::: Modern Yaşam :::...

Turkpoint Modern Yaşam Köşesi

Konut Giriş Sayfası

Konut

Teknik Bilgi

:: Ev Alırken Dikkat
:: Kontratı Sıkı Tutun
 

MORTGAGE
 NEDİR?

LİNK

:: Konut Firmaları
:: Emlak Firmaları

FUARLAR

Yapı - Endüstri merkezi

www.emlakaktif.com
www.yapitr.com
 
Eğitimli Emlakçılar Derneği
 

"ŞEHİRLER ARAYIŞIMIN ANLAM DEPOLARIDIR"

Konuşan: Saadettin Acar

  Kültürel meselelere ilgisi ve şehir üzerine yazdığı yazılarla tanınan yazar Mustafa Armağan, son dönemde yoğun olarak tarihe yöneldi ve peşpeşe bu yönde kitaplar yayınladı. Bundan dolayı da artık bir tarihçi olarak anılmaya başlandı bile kimi çevrelerce. Kendisi tarihçi olmadığını, farklı bir tarih okumasına talip olduğunu ısrarla söylese de, bu böyle…

  Biz bu röportajda, meselelere bakışta kendine has bir özgünlüğü bulunan Mustafa Armağan’la modernlik ve geleneği, şehir ve kasabayı konuştuk…

  Gelenek ve modernliği birbirinden ayrı mütalaa edemeyeceğimizi ve ikisinin birbirleriyle var olduklarını söylüyorsunuz. Modernin bir gelenek olmadan varolamayacağını, geleneğin ise modern formlar üreterek varlığını sürdürdüğünü iddia ediyorsunuz. Bu tezinizi neye dayandırıyorsunuz?

  Modernliği Gelenek’in kâmil zıddı gibi ele alma alışkanlığımızı biraz tadil ve tağyir etmeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bunlar gökten inen kavramlar değil, bizzat insanlık tarihinden türemiş olan hayata, dünyaya ve insana, dolayısıyla tabiat-üstüne bakış biçimleridir. Doğru ve yanlış tarafları olan bakışlardır. Ve daha da önemlisi, çatıştıkları boyutlar olsa dahi, her noktada birbirine zıt olmaları kabil değildir. Zaten çatışıyor olmaları da, aralarında bir uyuşma sorunu olduğunu ve aslında birbirini iyi tanıdıklarını gösteriyor. Tanımasalardı, aynı masada işleri neydi? Öyleyse artık yeni bir Gelenek ve yeni bir Modernlik tanımına ve tasavvuruna ulaşmamız gerekiyor.

  Bunları en az 10 yıldır yazıp çiziyorum. O zamanlar fazla modernist bulanlar olmuştu teorimi. Şimdilerde gerek teoride, gerekse pratikte Modernlik’in, aslında Gelenek’in bir devamı ve onunla çatışan sürgünü olduğu tezim daha iyi anlaşılabilecek durumda.

  Bu rahatlık içinde baktığımız zaman bir zamanlar Geleneğimize taban tabana zıt olduğunu düşündüğümüz pek çok uygulama ve düşünme aletinin bugün bir parçamız haline gelmiş olduğunu ve aslında pek de o kadar bize “yabancı” olmadığını görmeye başlıyoruz. Giyim kuşam biçimimizden düğünlerimize, demokrasi hakkındaki düşüncelerimizden kitle iletişim araçları karşısındaki duruşlarımıza kadar o kadar çok şey değişti ki! Ve değişen şeylerin büyük bir kısmı bir zamanlar o kadar Geleneğe aykırı görülmüşlerdi ki! Bugün bir zamanlar spor sayfası koymayan gazetelerin artık birer müstakil spor ekleri olduğunu ve bunu o geleneksel / muhafazakâr okuyucuların talep ettiğini söylemeleri de aslında değişen şeylerin ulaştığı boyutları  göstermesi açısından enteresandır.

  Gelenek ile modernlik, çatışan ama birbirini dışlamayan iki süreçtir. Ben burada durmuyorum ve aslında saf biçimiyle modernliğin geleneğin içinden filizlendiğini, hatta filizlenmesi gerektiğini söylüyorum. Modernlik dediğimiz hadise de, aslında geleneğin bir süreği, onun üzerine oturan ve onu açan, geliştiren, bazı yönlerini de yıkan ve hadım eden bir süreçtir. Bu yönüyle, Baudelaire ve daha sonra Benjamin’in yakaladığı açıdan bakarsak, geçmişi ve geçmiş vurgusunu tarümar eden ama buna karşılık tutamaksız bıraktığı insanları geçmişin uçsuz bucaksız çayırına bu defa “rehbersiz” salan bir süreçtir bahsettiğimiz. Geçmişi yağma arzusunun modern insanın dünyasında işgal ettiği bu ayartıcı konum, modernliğin gelenek ile arasında cereyan eden satrancın her yeni hamlesinde yeni bir şekil alıyor. Böylece postmodernizme geliyoruz ya, bence postmodernizm de gelenek ve modernlik sürekliliğinin yeni bir epizodundan ibarettir. Satranç devam etmekte, yeni hamleler bir sürü yeni imkânı önümüze açmaktadır.

  Böyle bakarsak, yazı ve kitaplarımda giderek artan Osmanlı ve tarih vurgusunun sebebi kendiliğinden ortaya çıkar. Ben zamansal olarak biri geçmişte (gelenek), öbürü bugünde (modernlik) ve üçüncü ayağı gelecekte (postmodernlik) gibi, aslında modern çağın yarattığı bir yanılsamanın prizmasından bakmanın bizi yanıltacağına inanıyorum. Her üçünü de eşzamanlı bir oyunun parçaları olarak görüyorum. Aslında değişen şey, hamlelerin gücünde yatmaktadır.

  Tarih de bu hamlelerden biridir. Bizim tarihimizin modernleşme sürecindeki adı Osmanlı’dır ve bu tarih bize teorik tartışmalarımız için de olağanüstü örnekler ve açılımlar sunmaktadır. Bunları değerlendirmek ve her üç kavramın da üzerini örtemediği, zulüm ideolojileri ve ajanları karşısındaki mücadelemizi, bu güçler karşısında nasıl bir sınav verdiğimizi görmek için Osmanlı tarihine yöneldim ve sanıyorum iyi de ettim. Çünkü Osmanlı örneği, bizim modernlikle hesaplaşmamızda önemli bir kozumuz ve selefimiz. Aslında bir çok açıdan Osmanlı adalet sistemini postmodern olarak değerlendiren yazarlar da çıkmadı değil. Mesela ünlü Lyotard’ın adalet tanımı, her grubun kendi iç mantığına saygı göstermek şeklinde ve bu, gariptir, aslında Osmanlı millet sistemine tıpa tıp uyuyor. Keza Michael Walzer gibi çağdaş düşünürler de Osmanlı millet sisteminin çağdaş devlet-toplum ilişkilerine ne kadar uyduğu üzerinde düşünceler serdediyorlar.

  Demek ki aslında tarihle uğraşmam, bir yerde teoriyle uğraşmamdan bağımsız bir şey değil. Aksine onu tamamlayan, onu bütünleyen bir şey.

  Modern dünyanın inşasında Müslümanların doğrudan herhangi bir katkısının olmadığı söylenir genellikle. Müslüman dünyanın Endülüs ve diğer medeniyetlerde ürettikleri bilimden faydalanılmış olabileceği ama devamlı olarak modernitenin bir Batı projesi olduğu dile getirilir. Siz ise mesela Osmanlı örneğinde olduğu gibi Müslümanları modernliğin içinde düşünüyorsunuz. Sizi bu noktaya getiren nedenleriniz nedir? Bunları nereye yaslanarak söylüyorsunuz?

  Evet, Müslümanlar “da” modernliğin içindeydiler ve halen de içindeler. Hatta eğer tarihçi Hodgson’ı dinleyecek olursak ve eğer modernliği köklerinden kopma anlamında alacak olursak, modern olanlar Batı dışı toplumlardır, geleneksel olanlar ise Batı toplumlarıdır. Daha doğrusu, kendi modernliklerini henüz geleneklerini kurarak, onlardan beslenerek inşa etmeyi öğrenememiş olanlar demek gerekiyor.

  Meselemi şöyle vaz etmeye çalışayım: Zihinlerimize bazı zorlu kelepçeler takılmış. Fakat bu kelepçeler öyle bir hususiyeti haiz ki, vücuda ameliyatla takılan bir metal parçasının takıldığı dokuyla kaynaşması örneğinde olduğu gibi zamanla bizim bir parçamız zannedilmeye başlanmış. Belki Cengiz Aytmatov’un meşhur “Mankurtlaşma” örneğini yaşamadık biz, ancak entelektüel Mankurtlaşma yahut kendi elimizle kendi kültürümüzü ve tarihimizi sömürgeleştirme teşebbüsünü fazlasıyla ve gönüllü olarak yapan bir yığın nüfus kâğıdı Müslümanı var.

  Sözünü ettiğim zihnî kelepçelerden bir tanesi, üzerinde ısrarla durduğum “Gerileme” söylemi. Dikkat ederseniz “söylemi” dedim, “olgusu” ya da “gerçeği” demedim. Çünkü bu bir söylem. Söylemler, bir süre sonra sinsice gerçeğin yerini alır ve bize gerçeğin kendi söylediği gibi olduğunu dayatır. Evet, gerileme dedik. İnhitat, inkıraz, inhilâl vs. Lakin bu kelimelerin kendimiz hakkında kullanıldığı şekliyle lugatimize girmesi, büyük ölçüde Garp lisanlarındaki “decline”ın tercümesi şeklinde gerçekleşmiştir. Şimdi bir toplumun durduk yerde kendisine “Biz geriliyoruz” yahut “Geriledik” demesinin ne kadar mantıksız bir manzara sunduğunu göz önüne getirelim: İslam âleminin Bağdat’ın Moğolların eline düşüşüyle, Selçukluların iktidara gelmesiyle, hatta Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı alması veya Kanuni’nin vefatıyla, II. Viyana kuşatmasında yaşanan bozgunla, Karlofça Barış Antlaşmasıyla… şununla bununla gerilemeye başladığı veya gerilediğinin tescil edildiği bizzat bizim Müslüman araştırmacılarımız tarafından dillendirilir. Bu, zamanla öylesine bir aşağılık kompleksi oluşturmuştur ki, İslam tarihinin Asr-ı Saadet’i, Hulefa-i Raşidin devri, haydi Emeviler ve Abbasiler kısmen, ondan sonra büyük bir çöküş içinde olduğu ve medeniyet anlamında hep kendisini tekrar ettiği hararetle savunulmuştur. Zaten bu kronolojide Osmanlılara pek fazla orijinal bir hisse düşmemektedir.

  Şimdi, bu söylem biçimi bize mi aittir yoksa bize dayatılan bir söylem midir? Ben ikincisinin geçerli olduğunu düşünüyorum. Bu, 17. yüzyıldan itibaren önce Venedik’te, sonra da kıta Avrupa’sında pişirilmeye başlanan Osmanlı gerilemesi propagandasının Türkçe’ye tercümesinden ibaret bir kavramdır. Önce dışarıda Osmanlıyı (oysa daha 16. yüzyılda bile “Büyük Türk” diyorlardı ona Avrupalılar) gözden düşürme ameliyesine girişilmiş, ardından da yenilmişlik veya yetimlik psikolojisine kapılmış aydınımız bu psikolojiyi değerli bir miras gibi devralmıştır. Ancak artık bu mirasın tükendiği bir noktadayız. Artık tarihe, dünyaya ve kendimize bizim gözümüzle bakacak yeni bir neslin muştularını alıyoruz. Bu ilerleme-gerileme sarkacında geliştirilmiş kısır Maniheist bakış bir an önce terk edilmeli ve kendi medeniyetimize, bizim perspektifimizden ve pozisyonumuzdan bakma alışkanlığını kazanmalıyız. Daniel Goffman Osmanlı tarihçilerine “Osmanlı-merkezli” bir bakış tarzı öneriyordu. Sanırım yeterince Avrupa’nın aynasından baktık kendimize ve geldiğimiz nokta belli. Artık kendi aynamızı cilalama vakti gelmedi mi? Baksanıza, biz küs durdukça, paslanmaya yüz tutmuş, orada duruyor.

  "Orada" değil aslında. "Burada". Yani bizimle yaşayan bir şey o. Biz kalkmışız onun boynuna, üzerinde “gerileme” yazan bir yafta asmışız. Aslında astığımız yaftanın kendi boynumuzda durduğunun farkında değiliz. Velhasıl, tarihe kendi perspektifimizden bakmıyoruz; dolayısıyla bugüne de öyle bakamıyoruz. Bunun da müsebbibi, şu ne olduğunu ve ne zaman başladığını kimsenin aydınlatamadığı gerileme paradigmasıdır. Ondan kurtulmak ve temelli bir bakış açısı değişikliğini gerçekleştirmek, dünyaya bizim tarihin özneleri arasında arasında olduğumuzu gösterebilmek için tarihimizi Batı/Avrupa tarihi ışığında yıkamaktan vazgeçmeli, sözde gerileme döneminde dahi Avrupa’nın ya da modernliğin oluşumunu etkileyen ve belirleyen, ona direnen ve etkilenen yeni bir Osmanlı tarihi vizyonunu orta yere cesaretle koymalıyız.

  Modernliğin oluşumunda tüm insanlığın katkısı varsa neden bazıları onun nimetlerinden en üst düzeyde faydalanırken, bazılarına da sadece modernitenin üretimi olan makinelerin dişlileri arasında ezilmek düşüyor. Bu paradoksal durum nasıl izah edilebilir?

  Güzel bir soru. Evet, biz modernliğin oluşumunda rol aldık. Hatta modern Avrupa’nın kurucusu olarak Fatih ve Kanuni’yi gösteren Franco Cardini (Europe and Islam) gibi tarihçiler bunu, Endülüs ve Sicilya İslam medeniyetiyle daha da genişletiyor. Ancak Müslümanlar modernliğin oluşumuna iştirak ettiler derken, modernliğin bir noktadan sonra “modern Batı medeniyeti”ne inkılab etmesi ve bir yerde emperyalizme ve sömürgeciliğe yönelmesi hadiselerini göz önünde tutmamız gerekir diye düşünüyorum. Yani Müslümanlar olmasa “modernlik” (modernizm değil) olmazdı derken, Müslümanların modernliğin bütün kategorilerini üzerlerinde taşıdıklarını söylemek istemiyorum. Biraz karmaşık olsa da söylemek istediğim şu: Avrupa ile Modern Avrupa nasıl iki farklı kategori ise, Müslümanların modernliğin oluşumuna katılmaları ile modernliğin Avrupalıların elinde sapması ve sömürgecilik, emperyalizm gibi dalalet ve zulüm ideolojileri geliştirmeye dönüşmesi de dikkatle ayırılması gereken iki ayrı tarihî durumdur.

  Ben şahsen kaba tasniflerden hoşlanmıyorum. Bir çuvalın içerisine bir sürü kavramı tıkıp onları ‘Ne alırsan 1 milyon’ dükkânına doldurmayı hem fikir ahlakıma, hem de fikir işçiliğime yakıştıramıyorum. Cemil Meriç’in bir sözünü, izninizle yankılamak istiyorum: Kavramları metafizik fahişeler haline getirmeyelim. Onlar bizim içerisine istediğimiz şeyleri keyfimize göre doldurabileceğimiz ve ne istersek veren şeyler değildir. Kendi hak ve namusları olan antitelerdir. Dolayısıyla modernlik deyip de içerisine bütün olumsuzlukları boca etmenin veya gelenek deyip de tarihin bütün olumlu anlarını yakalayabileceğimiz bir ağ oluşturmanın kimseye bir faydası olmaz; kendimizi kandırmaktan başka tabii.

  Onun için de dikkat ederseniz kavramları, genelde alışılmış biçimlerinden daha girift bağlantılarla kullanıyorum. Ve paradokslardan, ne yalan söyleyeyim, hoşlanıyorum.

  Osmanlı, modernliğin oluşum sürecinde teknolojik ve fikrî olarak yer aldı ama hiçbir zaman İnebahtı savaşı gibi geleneksel değerlerin hiçe sayıldığı, denize düşenlerin tek tek şişlenerek öldürüldüğü bir olayın faili olmadı. Andre Wheatcroft, Osmanlılar adlı eserinde (İstanbul 1996, s.76) Osmanlıların tüfeği kullanış biçimi hakkında şu çarpıcı tesbitleri yapıyor: “Osmanlıların geleneksel silahları kılıç ve okla yaydı. Bununla birlikte, tüfekler önem kazanmaya başlayınca padişahın ordularında ateşli silahların rolü arttı ve özel birlikler kuruldu… Ancak bütün bu değişiklikler geleneksel bir kontrol ve komuta sistemi içine alındıBatı’da olduğu gibi tüfekçileri kitle halinde kullanmak yerine Osmanlılar her tüfekçi ve keskin nişancıya, Cennette bir yer almak için canını tehlikeye atan bir savaşçı olarak bakıyorlardı.” Sanırım anlatmak istediğim şey kısmen özetlenmiş oldu.

  Özetle, Osmanlılar teknolojik modernliğe uyum sağlıyorlar ama değerler planında sürekli olarak kendilerin farklı kılmayı biliyorlardı. Bunun içindir ki, dediğiniz ekonomik ve teknolojik zillet geldi. Batı’da olduğu gibi ahlakî veya insanî zilleti yaşamaktansa, ekonomik zilleti yaşamayı tercih ettiler. Bir Fransız elçisi, 18. yüzyılda bu değerlerin, Osmanlı karakterinin değişmesi gerektiğini söylediğinde, saraydan tek kelime cevap alamamıştı. Sebebi de, bunun, Osmanlının temsil ettiği temel değerlerin, Osmanlıların üstlendikleri insanlığın ve İslam’ın temel değerleri olması ve kendilerini insanlığın son adası olarak görmeleriydi. Eğer kendileri de kaptan olarak bu değerleri, bu son adayı terk ederlerse, Hak ile Batıl’ın farkını insanlık nasıl anlayacaktı? Emperyalist kurtların kuzu postuna gizlendiklerini kim gösterecekti dünyaya? Onun içindir ki, 1912’de Sultan Reşad, ordusuna, savaşacakları düşman askerinin aslında kendi dostları olduğunu ve onların aldatılmış ve savaşa zorlanmış “zavallılar” olduğunu söylerken, Hz. Peygamber’in sünnetinden zerre miskal şaşmamış oluyordu. Böyle bir ezelî misyon, Müslümanları, kurtlar sofrasına dönüşen bir dünyada ekonomik nimetlerden uzak bıraktıysa, “Biz de öyle olmalıydık” hayıflanması değil, “İyi ki öbürleri gibi olmadık” sözleri dökülmelidir dudaklarımızdan.

  Sizin şehirle ilgili yazdığınız yazılar büyük bir yekûn tutuyor. Şehir üzerine yazılmış sekiz kitabınızı biliyorum. Şehirde ne arıyorsunuz ve ondan ne bekliyorsunuz ki şehre bu kadar önem veriyorsunuz? Bir de neden kasaba veya köye yönelmiyorsunuz?

  Aslında bütün arayışımı şöyle özetleyebilirim: Hakikat avcılığı. Fazla prim yapmasa da kendi misyonumu böyle tanımlıyorum. İşçilik ile yorumculuğu beraber götürmeye çalışıyorum. Kültüre ait olan hiçbir şey bana yabancı değil diyorum. Dolayısıyla şehirler, benim bu arayışıma külliyen cevap verebilme potansiyelini haiz birer düşünce ve anlam deposu. Onlar üzerinde düşünmeyi seviyorum. Yeni şeyler düşünmeyi seviyorum. Ama düşüncenin altının da somut bilgilerle doldurulması, havada kalmaması gerektiğini söylüyorum.

  Şehirde ne arıyorum? Sanırım aramak, eksik olduğunu hissetmekle ilgili bir şey. Eksik olduğunu düşündüğümüz şeyleri arar, bulmak için çırpınırız. Ben de şehirlerin atlas renkli coğrafyasında ruhumdaki bulmacanın boşluklarını doldurmak için dolaşıyorum, diyebilirim. Bursa, benim için özel bir şehirdi. Çocukluğumun hatıralarını tüttüren şehirdi. Ancak ya İstanbul? Ya Petersburg? Ya Şam ve Edirne? Ya Bağdat ve Bosna? Ya Bahçesaray ve Konya? Onlarda neyi arıyordum?

  Şehirler ekonomik olmaktan çok semantik kuruluşlardır. Aralarında bizim sandığımızdan çok daha yoğun bir elektrifikasyon ağı vardır. Alıp verirler, doldurur boşaltırlar anlam havuzlarını. Üst üste yığdıkları biyografik katmanları birisinin gelip de aralamasını beklerler sabırla. Ruhlarından sızdırdıkları rayihaları bu katmanların arasına sıkıştırılmış gaz gibi bırakırlar. Araladığınızda binlerce ruhun bu katmanların çatlaklarından yüzünüze fışkırdığına tanık olursunuz. Her birinde bir parçanızı, ruhunuzdan birkaç kırıntıyı bulduğunuz bu eşhas, onların şehirlerde bıraktığı izler, yol işareti olup çıkar bilmediğiniz bir şehirde. Yolculuğunuz başlamış, aradığınız tümülüse ulaşmışsınızdır. Bundan sonrası kazı alet edavatınızın ve bilek ve gönül gücünüzün tahammül mülküne kalmıştır.

  Kasaba ve köy, benim hayatımda hiç olmayan şeyler. Annem babam Urfalı. Urfa, binlerce yıllık derin bir şehir. Ve bilebildiğim bütün atalarım şehirli. Sanırım bu yüzden köy hayatı hiç cezp etmedi beni.

  Dağ, evet. Uludağ’ı mesela, çok severim. Bursalı arkadaşlarla birlikte 20 yıldan fazladır Uludağ’ı “ziyaret” ederiz. Bu da neden? Lamii Çelebi gibi bir pirimiz var mesela. Uludağ’ı başında sarık, eteklerini şehre uzatmış, gözü yaşlı bir şeyhe benzeten Lamii üstadımızın anlam adaları olmasa muhtemelen Uludağ da beni o kadar cezb etmezdi. Patikalarında yürürken, Bizans zamanındaki keşişlerden Zeyniyye dervişlerine kadar yığınla ruhun “karnal” adımlarının peşindeyimdir.

  Bu, yer’in mekâna dönüştüğü noktadır işte. Yer, tabiattadır ama mekân dünyadadır! Dünya da biziz! Yörüngem belli: Biz’in izi.

 
Turkpoint Modern Yaşam Köşesi

TurkPoint.com

Buraya ilan verebilirsiniz..

 Ana sayfa
 FinansNews
 Exporturk
Spor
Oyun
Mizah
Otomobil
Kariyer
Sağlık
Tatil Rehberi
Yardım Kurumları
Eğitim
Seri ilanlar
Visual Web Design
Yemek
Bilgisayar
İletişim
Bilim ve Teknoloji
  Dergah
Deprem
Konut
Reklam
Hakkında
Bize yazın


© Copyright 2000-2008 TurkPoint.com® Bilgi Hizmetleri

www.TurkPoint.com , www.FinansNews.com , www.BorsaDeŞifre.com , www.ExPorTurk.com
www.İkitelliShop.com , www.BasakŞehirMarket.com , www.BasakŞehirShop.com , www.BasakCenter.com , www.BasakHaber.com

Design of Visual Web Design®

Bu bir ® hizmetidir.