|
"ŞEHİRLER ARAYIŞIMIN
ANLAM DEPOLARIDIR"
Konuşan: Saadettin Acar
Kültürel meselelere ilgisi ve
şehir üzerine yazdığı yazılarla tanınan yazar Mustafa Armağan, son
dönemde yoğun olarak tarihe yöneldi ve peşpeşe bu yönde kitaplar
yayınladı. Bundan dolayı da artık bir tarihçi olarak anılmaya
başlandı bile kimi çevrelerce. Kendisi tarihçi olmadığını, farklı
bir tarih okumasına talip olduğunu ısrarla söylese de, bu böyle…
Biz bu röportajda, meselelere
bakışta kendine has bir özgünlüğü bulunan Mustafa Armağan’la
modernlik ve geleneği, şehir ve kasabayı konuştuk…
Gelenek ve modernliği
birbirinden ayrı mütalaa edemeyeceğimizi ve ikisinin birbirleriyle
var olduklarını söylüyorsunuz. Modernin bir gelenek olmadan
varolamayacağını, geleneğin ise modern formlar üreterek varlığını
sürdürdüğünü iddia ediyorsunuz. Bu tezinizi neye dayandırıyorsunuz?
Modernliği Gelenek’in kâmil
zıddı gibi ele alma alışkanlığımızı biraz tadil ve tağyir etmeye
ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bunlar gökten inen kavramlar
değil, bizzat insanlık tarihinden türemiş olan hayata, dünyaya ve
insana, dolayısıyla tabiat-üstüne bakış biçimleridir. Doğru ve
yanlış tarafları olan bakışlardır. Ve daha da önemlisi, çatıştıkları
boyutlar olsa dahi, her noktada birbirine zıt olmaları kabil
değildir. Zaten çatışıyor olmaları da, aralarında bir uyuşma sorunu
olduğunu ve aslında birbirini iyi tanıdıklarını gösteriyor.
Tanımasalardı, aynı masada işleri neydi? Öyleyse artık yeni bir
Gelenek ve yeni bir Modernlik tanımına ve tasavvuruna ulaşmamız
gerekiyor.
Bunları en az 10 yıldır yazıp
çiziyorum. O zamanlar fazla modernist bulanlar olmuştu teorimi.
Şimdilerde gerek teoride, gerekse pratikte Modernlik’in, aslında
Gelenek’in bir devamı ve onunla çatışan sürgünü olduğu tezim daha
iyi anlaşılabilecek durumda.
Bu rahatlık içinde baktığımız
zaman bir zamanlar Geleneğimize taban tabana zıt olduğunu
düşündüğümüz pek çok uygulama ve düşünme aletinin bugün bir parçamız
haline gelmiş olduğunu ve aslında pek de o kadar bize “yabancı”
olmadığını görmeye başlıyoruz. Giyim kuşam biçimimizden
düğünlerimize, demokrasi hakkındaki düşüncelerimizden kitle iletişim
araçları karşısındaki duruşlarımıza kadar o kadar çok şey değişti
ki! Ve değişen şeylerin büyük bir kısmı bir zamanlar o kadar
Geleneğe aykırı görülmüşlerdi ki! Bugün bir zamanlar spor sayfası
koymayan gazetelerin artık birer müstakil spor ekleri olduğunu ve
bunu o geleneksel / muhafazakâr okuyucuların talep ettiğini
söylemeleri de aslında değişen şeylerin ulaştığı boyutları
göstermesi açısından enteresandır.
Gelenek ile modernlik, çatışan
ama birbirini dışlamayan iki süreçtir. Ben burada durmuyorum ve
aslında saf biçimiyle modernliğin geleneğin içinden filizlendiğini,
hatta filizlenmesi gerektiğini söylüyorum. Modernlik
dediğimiz hadise de, aslında geleneğin bir süreği, onun üzerine
oturan ve onu açan, geliştiren, bazı yönlerini de yıkan ve hadım
eden bir süreçtir. Bu yönüyle, Baudelaire ve daha sonra Benjamin’in
yakaladığı açıdan bakarsak, geçmişi ve geçmiş vurgusunu tarümar eden
ama buna karşılık tutamaksız bıraktığı insanları geçmişin uçsuz
bucaksız çayırına bu defa “rehbersiz” salan bir süreçtir
bahsettiğimiz. Geçmişi yağma arzusunun modern insanın dünyasında
işgal ettiği bu ayartıcı konum, modernliğin gelenek ile arasında
cereyan eden satrancın her yeni hamlesinde yeni bir şekil alıyor.
Böylece postmodernizme geliyoruz ya, bence postmodernizm de gelenek
ve modernlik sürekliliğinin yeni bir epizodundan ibarettir. Satranç
devam etmekte, yeni hamleler bir sürü yeni imkânı önümüze
açmaktadır.
Böyle bakarsak, yazı ve
kitaplarımda giderek artan Osmanlı ve tarih vurgusunun sebebi
kendiliğinden ortaya çıkar. Ben zamansal olarak biri geçmişte
(gelenek), öbürü bugünde (modernlik) ve üçüncü ayağı gelecekte (postmodernlik)
gibi, aslında modern çağın yarattığı bir yanılsamanın prizmasından
bakmanın bizi yanıltacağına inanıyorum. Her üçünü de eşzamanlı bir
oyunun parçaları olarak görüyorum. Aslında değişen şey, hamlelerin
gücünde yatmaktadır.
Tarih de bu hamlelerden
biridir. Bizim tarihimizin modernleşme sürecindeki adı Osmanlı’dır
ve bu tarih bize teorik tartışmalarımız için de olağanüstü örnekler
ve açılımlar sunmaktadır. Bunları değerlendirmek ve her üç kavramın
da üzerini örtemediği, zulüm ideolojileri ve ajanları karşısındaki
mücadelemizi, bu güçler karşısında nasıl bir sınav verdiğimizi
görmek için Osmanlı tarihine yöneldim ve sanıyorum iyi de ettim.
Çünkü Osmanlı örneği, bizim modernlikle hesaplaşmamızda önemli bir
kozumuz ve selefimiz. Aslında bir çok açıdan Osmanlı adalet
sistemini postmodern olarak değerlendiren yazarlar da çıkmadı değil.
Mesela ünlü Lyotard’ın adalet tanımı, her grubun kendi iç mantığına
saygı göstermek şeklinde ve bu, gariptir, aslında Osmanlı millet
sistemine tıpa tıp uyuyor. Keza Michael Walzer gibi çağdaş
düşünürler de Osmanlı millet sisteminin çağdaş devlet-toplum
ilişkilerine ne kadar uyduğu üzerinde düşünceler serdediyorlar.
Demek ki aslında tarihle
uğraşmam, bir yerde teoriyle uğraşmamdan bağımsız bir şey değil.
Aksine onu tamamlayan, onu bütünleyen bir şey.
Modern dünyanın inşasında
Müslümanların doğrudan herhangi bir katkısının olmadığı söylenir
genellikle. Müslüman dünyanın Endülüs ve diğer medeniyetlerde
ürettikleri bilimden faydalanılmış olabileceği ama devamlı olarak
modernitenin bir Batı projesi olduğu dile getirilir. Siz ise mesela
Osmanlı örneğinde olduğu gibi Müslümanları modernliğin içinde
düşünüyorsunuz. Sizi bu noktaya getiren nedenleriniz nedir? Bunları
nereye yaslanarak söylüyorsunuz?
Evet, Müslümanlar “da”
modernliğin içindeydiler ve halen de içindeler. Hatta eğer tarihçi
Hodgson’ı dinleyecek olursak ve eğer modernliği köklerinden kopma
anlamında alacak olursak, modern olanlar Batı dışı toplumlardır,
geleneksel olanlar ise Batı toplumlarıdır. Daha doğrusu, kendi
modernliklerini henüz geleneklerini kurarak, onlardan beslenerek
inşa etmeyi öğrenememiş olanlar demek gerekiyor.
Meselemi şöyle vaz etmeye
çalışayım: Zihinlerimize bazı zorlu kelepçeler takılmış. Fakat bu
kelepçeler öyle bir hususiyeti haiz ki, vücuda ameliyatla takılan
bir metal parçasının takıldığı dokuyla kaynaşması örneğinde olduğu
gibi zamanla bizim bir parçamız zannedilmeye başlanmış. Belki Cengiz
Aytmatov’un meşhur “Mankurtlaşma” örneğini yaşamadık biz, ancak
entelektüel Mankurtlaşma yahut kendi elimizle kendi kültürümüzü ve
tarihimizi sömürgeleştirme teşebbüsünü fazlasıyla ve gönüllü olarak
yapan bir yığın nüfus kâğıdı Müslümanı var.
Sözünü ettiğim zihnî
kelepçelerden bir tanesi, üzerinde ısrarla durduğum “Gerileme”
söylemi. Dikkat ederseniz “söylemi” dedim, “olgusu” ya da “gerçeği”
demedim. Çünkü bu bir söylem. Söylemler, bir süre sonra sinsice
gerçeğin yerini alır ve bize gerçeğin kendi söylediği gibi olduğunu
dayatır. Evet, gerileme dedik. İnhitat, inkıraz, inhilâl vs.
Lakin bu kelimelerin kendimiz hakkında kullanıldığı şekliyle
lugatimize girmesi, büyük ölçüde Garp lisanlarındaki “decline”ın
tercümesi şeklinde gerçekleşmiştir. Şimdi bir toplumun durduk yerde
kendisine “Biz geriliyoruz” yahut “Geriledik” demesinin ne kadar
mantıksız bir manzara sunduğunu göz önüne getirelim: İslam âleminin
Bağdat’ın Moğolların eline düşüşüyle, Selçukluların iktidara
gelmesiyle, hatta Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı alması veya
Kanuni’nin vefatıyla, II. Viyana kuşatmasında yaşanan bozgunla,
Karlofça Barış Antlaşmasıyla… şununla bununla gerilemeye başladığı
veya gerilediğinin tescil edildiği bizzat bizim Müslüman
araştırmacılarımız tarafından dillendirilir. Bu, zamanla öylesine
bir aşağılık kompleksi oluşturmuştur ki, İslam tarihinin Asr-ı
Saadet’i, Hulefa-i Raşidin devri, haydi Emeviler ve Abbasiler
kısmen, ondan sonra büyük bir çöküş içinde olduğu ve medeniyet
anlamında hep kendisini tekrar ettiği hararetle savunulmuştur. Zaten
bu kronolojide Osmanlılara pek fazla orijinal bir hisse
düşmemektedir.
Şimdi, bu söylem biçimi bize mi
aittir yoksa bize dayatılan bir söylem midir? Ben ikincisinin
geçerli olduğunu düşünüyorum. Bu, 17. yüzyıldan itibaren önce
Venedik’te, sonra da kıta Avrupa’sında pişirilmeye başlanan
Osmanlı gerilemesi propagandasının Türkçe’ye tercümesinden
ibaret bir kavramdır. Önce dışarıda Osmanlıyı (oysa daha 16.
yüzyılda bile “Büyük Türk” diyorlardı ona Avrupalılar) gözden
düşürme ameliyesine girişilmiş, ardından da yenilmişlik veya
yetimlik psikolojisine kapılmış aydınımız bu psikolojiyi değerli bir
miras gibi devralmıştır. Ancak artık bu mirasın tükendiği bir
noktadayız. Artık tarihe, dünyaya ve kendimize bizim gözümüzle
bakacak yeni bir neslin muştularını alıyoruz. Bu ilerleme-gerileme
sarkacında geliştirilmiş kısır Maniheist bakış bir an önce terk
edilmeli ve kendi medeniyetimize, bizim perspektifimizden ve
pozisyonumuzdan bakma alışkanlığını kazanmalıyız. Daniel Goffman
Osmanlı tarihçilerine “Osmanlı-merkezli” bir bakış tarzı öneriyordu.
Sanırım yeterince Avrupa’nın aynasından baktık kendimize ve
geldiğimiz nokta belli. Artık kendi aynamızı cilalama vakti gelmedi
mi? Baksanıza, biz küs durdukça, paslanmaya yüz tutmuş, orada
duruyor.
"Orada" değil aslında.
"Burada". Yani bizimle yaşayan bir şey o. Biz kalkmışız onun
boynuna, üzerinde “gerileme” yazan bir yafta asmışız. Aslında
astığımız yaftanın kendi boynumuzda durduğunun farkında değiliz.
Velhasıl, tarihe kendi perspektifimizden bakmıyoruz; dolayısıyla
bugüne de öyle bakamıyoruz. Bunun da müsebbibi, şu ne olduğunu ve ne
zaman başladığını kimsenin aydınlatamadığı gerileme paradigmasıdır.
Ondan kurtulmak ve temelli bir bakış açısı değişikliğini
gerçekleştirmek, dünyaya bizim tarihin özneleri arasında arasında
olduğumuzu gösterebilmek için tarihimizi Batı/Avrupa tarihi ışığında
yıkamaktan vazgeçmeli, sözde gerileme döneminde dahi Avrupa’nın ya
da modernliğin oluşumunu etkileyen ve belirleyen, ona direnen ve
etkilenen yeni bir Osmanlı tarihi vizyonunu orta yere cesaretle
koymalıyız.
Modernliğin oluşumunda tüm
insanlığın katkısı varsa neden bazıları onun nimetlerinden en üst
düzeyde faydalanırken, bazılarına da sadece modernitenin üretimi
olan makinelerin dişlileri arasında ezilmek düşüyor. Bu paradoksal
durum nasıl izah edilebilir?
Güzel bir soru. Evet, biz
modernliğin oluşumunda rol aldık. Hatta modern Avrupa’nın kurucusu
olarak Fatih ve Kanuni’yi gösteren Franco Cardini (Europe and
Islam) gibi tarihçiler bunu, Endülüs ve Sicilya İslam
medeniyetiyle daha da genişletiyor. Ancak Müslümanlar modernliğin
oluşumuna iştirak ettiler derken, modernliğin bir noktadan sonra
“modern Batı medeniyeti”ne inkılab etmesi ve bir yerde emperyalizme
ve sömürgeciliğe yönelmesi hadiselerini göz önünde tutmamız gerekir
diye düşünüyorum. Yani Müslümanlar olmasa “modernlik” (modernizm
değil) olmazdı derken, Müslümanların modernliğin bütün
kategorilerini üzerlerinde taşıdıklarını söylemek istemiyorum. Biraz
karmaşık olsa da söylemek istediğim şu: Avrupa ile Modern Avrupa
nasıl iki farklı kategori ise, Müslümanların modernliğin oluşumuna
katılmaları ile modernliğin Avrupalıların elinde sapması ve
sömürgecilik, emperyalizm gibi dalalet ve zulüm ideolojileri
geliştirmeye dönüşmesi de dikkatle ayırılması gereken iki ayrı
tarihî durumdur.
Ben şahsen kaba tasniflerden
hoşlanmıyorum. Bir çuvalın içerisine bir sürü kavramı tıkıp onları
‘Ne alırsan 1 milyon’ dükkânına doldurmayı hem fikir ahlakıma, hem
de fikir işçiliğime yakıştıramıyorum. Cemil Meriç’in bir sözünü,
izninizle yankılamak istiyorum: Kavramları metafizik fahişeler
haline getirmeyelim. Onlar bizim içerisine istediğimiz şeyleri
keyfimize göre doldurabileceğimiz ve ne istersek veren şeyler
değildir. Kendi hak ve namusları olan antitelerdir. Dolayısıyla
modernlik deyip de içerisine bütün olumsuzlukları boca etmenin veya
gelenek deyip de tarihin bütün olumlu anlarını yakalayabileceğimiz
bir ağ oluşturmanın kimseye bir faydası olmaz; kendimizi
kandırmaktan başka tabii.
Onun için de dikkat ederseniz
kavramları, genelde alışılmış biçimlerinden daha girift
bağlantılarla kullanıyorum. Ve paradokslardan, ne yalan söyleyeyim,
hoşlanıyorum.
Osmanlı, modernliğin oluşum
sürecinde teknolojik ve fikrî olarak yer aldı ama hiçbir zaman
İnebahtı savaşı gibi geleneksel değerlerin hiçe sayıldığı, denize
düşenlerin tek tek şişlenerek öldürüldüğü bir olayın faili olmadı.
Andre Wheatcroft, Osmanlılar adlı eserinde (İstanbul 1996,
s.76) Osmanlıların tüfeği kullanış biçimi hakkında şu çarpıcı
tesbitleri yapıyor: “Osmanlıların geleneksel silahları kılıç ve okla
yaydı. Bununla birlikte, tüfekler önem kazanmaya başlayınca
padişahın ordularında ateşli silahların rolü arttı ve özel birlikler
kuruldu… Ancak bütün bu değişiklikler geleneksel bir kontrol ve
komuta sistemi içine alındı… Batı’da olduğu gibi tüfekçileri
kitle halinde kullanmak yerine Osmanlılar her tüfekçi ve keskin
nişancıya, Cennette bir yer almak için canını tehlikeye atan bir
savaşçı olarak bakıyorlardı.” Sanırım anlatmak istediğim şey
kısmen özetlenmiş oldu.
Özetle, Osmanlılar teknolojik
modernliğe uyum sağlıyorlar ama değerler planında sürekli olarak
kendilerin farklı kılmayı biliyorlardı. Bunun içindir ki, dediğiniz
ekonomik ve teknolojik zillet geldi. Batı’da olduğu gibi ahlakî veya
insanî zilleti yaşamaktansa, ekonomik zilleti yaşamayı tercih
ettiler. Bir Fransız elçisi, 18. yüzyılda bu değerlerin, Osmanlı
karakterinin değişmesi gerektiğini söylediğinde, saraydan tek kelime
cevap alamamıştı. Sebebi de, bunun, Osmanlının temsil ettiği temel
değerlerin, Osmanlıların üstlendikleri insanlığın ve İslam’ın temel
değerleri olması ve kendilerini insanlığın son adası olarak
görmeleriydi. Eğer kendileri de kaptan olarak bu değerleri, bu son
adayı terk ederlerse, Hak ile Batıl’ın farkını insanlık nasıl
anlayacaktı? Emperyalist kurtların kuzu postuna gizlendiklerini kim
gösterecekti dünyaya? Onun içindir ki, 1912’de Sultan Reşad,
ordusuna, savaşacakları düşman askerinin aslında kendi dostları
olduğunu ve onların aldatılmış ve savaşa zorlanmış “zavallılar”
olduğunu söylerken, Hz. Peygamber’in sünnetinden zerre miskal
şaşmamış oluyordu. Böyle bir ezelî misyon, Müslümanları, kurtlar
sofrasına dönüşen bir dünyada ekonomik nimetlerden uzak bıraktıysa,
“Biz de öyle olmalıydık” hayıflanması değil, “İyi ki öbürleri gibi
olmadık” sözleri dökülmelidir dudaklarımızdan.
Sizin şehirle ilgili yazdığınız
yazılar büyük bir yekûn tutuyor. Şehir üzerine yazılmış sekiz
kitabınızı biliyorum. Şehirde ne arıyorsunuz ve ondan ne
bekliyorsunuz ki şehre bu kadar önem veriyorsunuz? Bir de neden
kasaba veya köye yönelmiyorsunuz?
Aslında bütün arayışımı şöyle
özetleyebilirim: Hakikat avcılığı. Fazla prim yapmasa da
kendi misyonumu böyle tanımlıyorum. İşçilik ile yorumculuğu beraber
götürmeye çalışıyorum. Kültüre ait olan hiçbir şey bana yabancı
değil diyorum. Dolayısıyla şehirler, benim bu arayışıma külliyen
cevap verebilme potansiyelini haiz birer düşünce ve anlam deposu.
Onlar üzerinde düşünmeyi seviyorum. Yeni şeyler düşünmeyi seviyorum.
Ama düşüncenin altının da somut bilgilerle doldurulması, havada
kalmaması gerektiğini söylüyorum.
Şehirde ne arıyorum? Sanırım
aramak, eksik olduğunu hissetmekle ilgili bir şey. Eksik olduğunu
düşündüğümüz şeyleri arar, bulmak için çırpınırız. Ben de şehirlerin
atlas renkli coğrafyasında ruhumdaki bulmacanın boşluklarını
doldurmak için dolaşıyorum, diyebilirim. Bursa, benim için özel bir
şehirdi. Çocukluğumun hatıralarını tüttüren şehirdi. Ancak ya
İstanbul? Ya Petersburg? Ya Şam ve Edirne? Ya Bağdat ve Bosna? Ya
Bahçesaray ve Konya? Onlarda neyi arıyordum?
Şehirler ekonomik olmaktan çok
semantik kuruluşlardır. Aralarında bizim sandığımızdan çok daha
yoğun bir elektrifikasyon ağı vardır. Alıp verirler, doldurur
boşaltırlar anlam havuzlarını. Üst üste yığdıkları biyografik
katmanları birisinin gelip de aralamasını beklerler sabırla.
Ruhlarından sızdırdıkları rayihaları bu katmanların arasına
sıkıştırılmış gaz gibi bırakırlar. Araladığınızda binlerce ruhun bu
katmanların çatlaklarından yüzünüze fışkırdığına tanık olursunuz.
Her birinde bir parçanızı, ruhunuzdan birkaç kırıntıyı bulduğunuz bu
eşhas, onların şehirlerde bıraktığı izler, yol işareti olup çıkar
bilmediğiniz bir şehirde. Yolculuğunuz başlamış, aradığınız tümülüse
ulaşmışsınızdır. Bundan sonrası kazı alet edavatınızın ve bilek ve
gönül gücünüzün tahammül mülküne kalmıştır.
Kasaba ve köy, benim hayatımda
hiç olmayan şeyler. Annem babam Urfalı. Urfa, binlerce yıllık derin
bir şehir. Ve bilebildiğim bütün atalarım şehirli. Sanırım bu yüzden
köy hayatı hiç cezp etmedi beni.
Dağ, evet. Uludağ’ı mesela, çok
severim. Bursalı arkadaşlarla birlikte 20 yıldan fazladır Uludağ’ı
“ziyaret” ederiz. Bu da neden? Lamii Çelebi gibi bir pirimiz var
mesela. Uludağ’ı başında sarık, eteklerini şehre uzatmış, gözü yaşlı
bir şeyhe benzeten Lamii üstadımızın anlam adaları olmasa muhtemelen
Uludağ da beni o kadar cezb etmezdi. Patikalarında yürürken, Bizans
zamanındaki keşişlerden Zeyniyye dervişlerine kadar yığınla ruhun
“karnal” adımlarının peşindeyimdir.
Bu, yer’in mekâna dönüştüğü
noktadır işte. Yer, tabiattadır ama mekân dünyadadır! Dünya da
biziz! Yörüngem belli: Biz’in izi. |