|
"Birçok yönetici, elemanlarının topu alıp
koşması konusunda çekingen. Bilgilendirilmiş ve
motive edilmiş birinin ne kadar hızlı hareket
ettiğini görünce
şaşıracaksınız." - Iacocca
Gerek spor hayatında,
gerekse iş yaşamında aynı koşullarda bulunan ve
benzer niteliklerdeki iki kişiden biri sürekli
yüksek performans gösterip zirveye demir
atmışken, diğerinin inişli çıkışlı bir grafiği
olabilir. Çoğu kez kişinin kendisi de,
antrenörleri de (veya yöneticileri) bunun
nedenlerini bulup çıkarmakta zorlanırlar.
Özellikle ülkemizde, kolay mazeret
üretme gibi salgın bir hastalık var.
Başarısızlıklar veya performans düşüklüğü
durumunda mutlaka geçerli bir neden
bulunur. Yerli yersiz sebeplerle kendimizi ve
başkalarını kandırmaktansa, durumu yaratan
nedenlerin temeline inmek daha doğru olmaz mı?
"Niçin" sorusunu tekrarlayarak, içerisinde
bulunduğumuz durumu ünlü filozof Sokrates
tarzında bir yaklaşımla sorgularsak, temelde
çoğu kez motivasyon faktörüne ulaştığımızı
göreceğiz.
Diyelim ki motivasyon ile
ilgili bir sorunun farkına vardık. İyi de şimdi
ne olacak? Ha deyince artmıyor ki şu motivasyon
denen şey! Uzmanlar motivasyon faktörlerini,
içten gelen ve dış etkenler olarak iki ayrı
kategoride değerlendiriyorlar. İlk bakışta dış
faktörlerin daha etken olduğu düşünülebilir:
Unvan, prim, ödül veya ceza, verileni geri
alma... Havuç ve sopa olarak da
adlandırabileceğimiz bu yöntemlerin modası hızla
geçmekte. Artık, çoğu yönetici ve koç biliyor
ki, esas güç, içten gelen motivasyonda saklı.
Ancak, iç motivasyonu harekete geçirmek için dış
etkenlere duyulan ihtiyaç bir çelişki doğurmuyor
mu dersiniz? Belki biraz; ama bu noktada iki
ayrı insan tipi karşımıza çıkıyor. Büyük
çoğunluk, iç motivasyonun harekete geçmesi için
dışardan bir tetikleme beklerken, bazıları için
nedense buna hiç gerek kalmıyor.
Yeni
işe başlayan satış temsilcisi, tecrübeli iş
arkadaşına söylenmektedir: "Her gittiğim yerde
hakarete uğradım bugün." Tecrübeli arkadaşı
yanıtlar: “Deme yahu! Şu on yılda beni
terslediler, kapıları yüzüme çarptılar,
sövdüler, merdivenden aşağı yuvarladılar... Ama
hiç hakarete uğradığım olmadı.”
Neyse
ki ben kendimi ikinci kategoride yer alan biri
olarak şanslı görüyorum. 25 yılı bulan aktif
spor yaşamımın ve 18 yıllık iş hayatımın pek
nadir zamanlarında motive olmak için birşeylere
veya birilerine ihtiyaç duydum. Bunun nedenini
zaman zaman kendime sorarım: Nasıl oluyor da
böylesine bir disiplinle, farklı koşullarda
motivasyonumu koruyabiliyorum? Sonunda kendimce
bir formül geliştirdim ve bunun adını da
“başarımın formülü” koydum: En iyiyi yapmak
için kararlılık, tümüyle kendini adamak, istek
ve tutku. Asla mazeret yok!
İzin
verirseniz bunları biraz açayım. Öncelikle hedef
“en iyiyi yapmak”. Bu, yaratılabilecek koşullar
altında ulaşılabilecek en yüksek hedef. Yani
kesinlikle “elimden gelenin en iyisi” değil;
çünkü “elimden gelen bu” demek, hem hedef
düşürmek anlamına geliyor, hem de mazeret
yaratmaya çok açık. Kişinin motivasyonunu
yitirmemesi için, mazeret yaratamayacağı ortamı
kurması gerekiyor. Ardından kararlılık geliyor.
Koyulan hedefe ulaşmak için kararlı olmak lazım.
Bizi hedeflerimizden uzaklaştırabilecek o kadar
çok dış etken var ki: Sosyal çevre,
pohpohlayanlar, yerenler, hastalık, sakatlık,
başarısızlık, maddiyat, yorgunluk, angarya
işler... Saymakla bitmez! Eğer bunlardan
bazılarına kapılırsak, aynı motivasyona yeniden
ulaşmak zorlaşacaktır. Mümkün olan her şeyi
yaptığını bilen bir sporcu, başarısızlıkla da
kolay başa çıkar. Başarısızlık, yenilgi
değildir. Aslında kazananlarla kaybedenler
arasındaki temel fark, kaybedenlerin o güne dek
yeterince başarısız olmadığı gerçeğidir.
Motivasyonunuzun seviyesi ile performansınız
doğru orantılıdır. Hedefiniz her neyse, onu çok
ama çok istemelisiniz. Hedeflerine ve
isteklerine tutkuyla bağlı olanlar, gerekirse
beklemeyi bilirler; ancak, asla
vazgeçmezler.
Başarılı olmak ve yüksek
hedeflere ulaşmak için kendinizi amacınıza
tümüyle adamanız şarttır. Bunu yaparsanız,
kazanmayı hak ettiğinize inanırsınız. Bu, bir
yaşam tarzıdır. İnsanın inanmadığı bir şeye
kendini motive etmesi, bence olanaksızdır. Dış
etkenlerle belki kısa süreli motivasyon
sağlanabilir; ama içten gelen bir motivasyon,
ancak kişi inanırsa gerçekleşecektir. Birey,
hedeflerine, yöneticisine/koçuna, mentoruna,
sisteme, kendi bilgi ve becerilerine
inanmalıdır.
Burada yöneticilere/koçlara
da ciddi bir sorumluluk düşüyor: Performans
beklenen kişiden nelerin ve neden talep
edildiğinin çok açık ve net olarak anlatılması
gerekir; çünkü hiçbirimiz, sebepsiz yere bir işi
yapmak için motive olamayız. Kaldı ki bunu
öğrenmeye hakkımız da var. Kişi başarıya açsa ve
bu ihtiyacı ruhunda hissedebiliyorsa, içten
gelen motivasyon sürekli artar. Elbette ki elde
edilen başarıların takdir edilmesi de son derece
önemli. Aksi halde, gol atan futbolcunun boş
tribünlere koştuğu gibi bir durumla karşılaşan
bir eleman/sporcu, benzer veya daha zorlu
hedeflere ulaşmak için aynı sıkıntılara göğüs
germekte zorlanabilecek veya nedenleri
sorgulamaya başlayacaktır. Cevapsız kalan
"neden"lerin uzantısı da inanç kaybı olacaktır.
Hem iş hem de spor hayatında, sıcak bir takdirin
pek çok maddi motivasyon kaynağından daha fazla
sonuç verdiği birçok kez
gözlemlenmiştir.
Yine de günün sonunda,
her birimiz "nasıl hissettiğimiz" konusunda
sorumluluk taşıyoruz. Karşımıza çıkan temel
gerçek, dış etkenlerin bize neler hissettirdiği
değil, bizim oluşan koşullar altında nasıl
hissetmeyi tercih ettiğimizdir. Bu, tümüyle
kendi seçimimizdir.
Ortaya çıkan çoğu
olumsuzlukların temel nedeni, yaptığımız düşünce
hataları. Ayrı bir yazı konusu olmakla birlikte,
bunların başlıcalarını şöyle
sıralayabiliriz:
- "Ya hep ya hiç"
- Aşırı
genelleme
- Akıl okuma
- Geleceği
okuma
- Durumu büyütme
- Artıları
görmezden gelme
- "Hissediyorsam
doğrudur"
- Kişiselleştirme
Bu düşünce
hataları, günlük yaşantımızda sıklıkla
yaptığımız; ancak, çoğu kez fark etmediğimiz
hatalardır. Sonuçları ise çoğu kez
motivasyonumuzu düşürmenin yanı sıra depresyona
kadar varabilen negatif durumlara yol açar. Her
biriyle başa çıkmanın türlü yolları vardır;
ancak, bunların farkına varmak bile başlangıç
aşamasında performans açısından önemli
gelişmeler yaratacaktır.
Sanırım, sporda
motivasyon sağlamak, iş hayatına oranla daha
kolay; çünkü, çoğu kişi için spor daha fazla
keyif veren bir yaşam tarzı. Yine de iş
yaşamının gerektirdiği nitelikler ve yaklaşımlar
açısından, yüksek performanslı bir sporcu ile
bir çalışan arasında pek çok benzerlik bulmak
mümkün. Özellikle, bireyin yaptığı işe tutkuyla
bağlı olması temel şart. Belirlenen yüksek
hedeflere ulaşmak için gidilecek yolun zorlu ve
sancılarla dolu olduğu zaten belli.
Hayatta sürekli karşımıza çıkan yol
ayrımlarından biri burada da bizi bekliyor:
Zirveye giden dik yolu isteyerek kat etmek de
mümkün, zorlamayla da... İstekle kat edilirse,
iç motivasyon, gereken tüm itici gücü
sağlayacaktır. Ama zorlamayla olacaksa,
dışarıdan destek şart. Benim tercihim belli;
peki, ya sizin tercihiniz hangisi olacak? |